E. A. NİNEMİN MUTFAĞI

Oca
2013
06

posted by on Serbest Kürsü

İbrikte kaynayan sudan buğulanmış camlardan incecik ve telaşlı damlalar aşağı doğru süzülüyordu. Camlar gözlerini ovuşturabilselerdi dışarıda Balkanların soğuğunu, soğuktan birbirlerine sarılmış Yıldız dağlarını, köy evlerinin bacalarından çıkan huzuru görebileceklerdi. İşte tam da bu sebepten hiçbir zaman perdeye gerek duyulmamıştı bu mutfakta…

Mis gibi taze ekmek kokusu daha içeri girmeden gelen misafirleri kapıda karşılıyor, kollarına girerek içeri kadar buyur ediyor, tüm yaşanmışlıklar, bir ev sahibi edasıyla gelenlere oturacakları divanları gösteriyorlardı. Yılların yükü, hiç eğilip bükülmeden birer asker gibi dimdik ve sert duran divanlar üzerlerine mıhlanmış bin bir renkte motifi içlerinde taşıyan örtüler ile gizleniyordu. -Örtülerdeki her bir motifin öyküsü gelen misafirlere daha sonra anlatılacaktı.- Divanların sırtlarına uzun ceviz rengi yastıklar yerleştirilmiş ana kucağı, köy sıcağı içlerine bezenmişti.

Mutfakta omuz omuza duran bu iki divanın önünde eski el yapımı ahşap bir masa vardı. Silinmesi kolay olsun diye kullanılan naylon masa örtüsü kaymasın diye de raptiyelenmişti masaya. Masa da masa ha! Üzerine iki tabak alabiliyor, üçüncü kişi oturabilmek için diğerlerinin doymasını bekliyordu. Masanın sandalye ile olan arkadaşlığını mutfak kaldıramayacak kadar küçük olduğundan, acıkanlar divanlarda sıraya giriyordu.

Divanların karşısında, masanın hemen baş ucunda boylu boyunca uzanan mutfak tezgahı… Dışarısı görünsün diye asılmayan kalın perdeler, tabaklar görülmesin diye tezgahın altını örtmek için kullanılmıştı. Perdeyi açmaya gör… El yordamıyla yapılmış raflarda, bakır tabaklar, kaseler, kaşık bıçak takımları, gümüş tepsiler… Antikacılar bunu bilseler yel yeperek yelken kürek burada alırlardı soluğu.

Tezgahın bir köşesine eski bir televizyon oturtulmuş. Televizyonu izleyebilmek için Bulgarca bilme zorunluluğu konulmuştu. Tezgahın diğer ucunda da bir musluk vardı. Günün sadece belli saatleri cömert davranıyordu kullanmak isteyenlere. Sular çoğu zaman bitti bitecek, gitti gidecek… Suların en cömert zamanında tüm ibrikler doldurulurdu. İçme suyu olacaklar kuzinede kaynatılır, bulaşık için kullanılacaklar tezgahın üzerine sıralanırdı.

Tavan o kadar alçaktı ki yaşlı insanların bellerinin bükülmesinin sebebinin bu alçak tavanlar olduğuna iddiaya girilebilirdi.- Ellerimi kaldırdığımda tavan avuçlarımın arasında…- Ama en çok dikkati çeken tavandaki o iki çengeldi. Belli ki çok eskiden bir salıncağın yeriydi.
Ev sahiplerinin saçları kadar beyaz olan duvarlara torunların resimleri yer etmiş çerçevelerin kenarlarına da bulması kolay olsun diye tespihler iliştirilmişti.

Kuzinenin fırınındaki tepsi büyüklüğündeki yuvarlak ekmeklerin kokusu nasıl gelenlerin koluna girip içeri bulur ediyorsa, gitmek isteyenlere de mani olmak için ayaklarına dolanıyordu.

Ekmeğin kokusundan mı yoksa mutfağın huzurundan mı bilinmez ama bir kere uzandın mı divana; en tatlı rüyaları görürdün oracıkta…

Elif KORAY

FacebookTwitterGoogle+LinkedIntumblrEmail

4 comments

Trackback e pingback

No trackback or pingback available for this article